Elazığ'ı anlamak için öncelikle Harput'u anlamak gerekir. Çünkü, bugünkü Elazığ'ın şehir kimliği, yalnızca modern yerleşim alanlarından, caddelerden, meydanlardan ya da idarî yapılardan ibaret değildir. Bu kimliğin arkasında, Harput adıyla asırlar boyunca şekillenmiş güçlü bir tarih, ilim, kültür ve maneviyat birikimi vardır.

Harput, asırlar boyunca farklı medeniyetlerin hâkimiyetinde kalmış, Sasani, Roma, Bizans, Araplar, Selçuklular, Artuklular, Akkoyunlular ve Osmanlılar gibi birçok devletin hakimiyeti altına girmiş bir havzadır. Bu yönüyle Harput, yalnızca bir şehir değil, Doğu Anadolu'nun geçiş yolları üzerinde bulunan, farklı kültürlerin temas ettiği, uğrunda mücadele ettiği ve zamanla yeni bir medeniyet terkibine kavuştuğu bir merkezdir.

Hz. Ömer döneminde İslam kültür ve medeniyetiyle tanışan Harput, Bizans, Sasani ve Araplar arasında zaman zaman el değiştirse de şehirdeki İslam nüfuzu ve kültür hayatı giderek güçlenmişti. 1071 Malazgirt Zaferinden sonra Anadolu'ya yönelik Türk akınları ve iskân faaliyetleriyle Harput'ta yeni bir dönem başlamıştı. Selçuklu ve Artuklu idaresi altında bölge, yalnızca askerî veya idarî bir üs olarak kalmamış; aynı zamanda ilim ve kültür merkezi haline gelmiştir. Özellikle Artuklular döneminde Harput'ta medrese eğitimi başlamış; 1156 yılında Ulu Cami bünyesinde faaliyete geçen medrese, şehrin en eski medresesi olarak kabul edilmiştir. Müteakiben inşa edilen Alacalı Camii Medresesi ve Esediye (Arslaniye) Camii Medresesi de bu köklü eğitim geleneğinin ilk önemli halkalarını oluşturmuştur.

Bu medreseler yalnızca temel dinî bilgilerin öğretildiği kurumlar değildi. Kaynaklar, bu yapılar bünyesinde Darü'l-Hadis ve Darü'l-Hattat gibi ihtisas okullarının da bulunduğunu kaydetmektedir. Hadis ilminin derinlemesine okutulduğu Darü'l-Hadis ile hat sanatının ve yazı kültürünün aktarıldığı Darü'l-Hattat gibi kurumların varlığı Harput'un sıradan bir taşra eğitim merkezi olmadığını, belli alanlarda uzmanlaşmış bir ilim çevresine sahip olduğunu göstermektedir. Harput'ta hadis alanında çok sayıda âlimin talim ve tedris faaliyetinde bulunduğu, bu sayede toplumda güçlü bir sünnet bilinci oluşturduğu belirtilir.

1516 yılında Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı topraklarına katılan Harput'ta eğitim geleneği zamanla daha da gelişmiştir. Bölgede inşa edilen medreseler, mektepler, tekkeler, kütüphaneler ve vakıflar köklü bir ilim ve irfan hayatı meydana getirmiştir. Medrese kuran baniler sadece bina yaptırmakla kalmamış; müderrislerin, talebelerin ve eğitim faaliyetlerinin sürekliliği için vakıflar da kurmuşlardır.

16. ve 17. asırlarda bir ilim, kültür ve ticaret merkezi olarak Harput, bu zenginliğiyle "Dar-ül Fevz" (üstünlük/kurtuluş yurdu) adıyla anılmıştır. Yetiştirdiği çok sayıda, âlim, müderris, sûfi, şair ve devlet adamıyla bölgenin entelektüel hafızasını oluşturmuştur. Şehrin bu zengin kültür coğrafyası, Osmanlı entelektüel ağlarının önemli bir durağı haline gelmesini sağlamıştır. Doğu ile Batı arasındaki ticaret yollarının kesişim noktasında yer alan bu havza, ekonomik canlılığının yanı sıra medreseleri ve tekkeleriyle de irfanın harmanlandığı köklü bir merkez hüviyeti taşımıştır.

Harput ve çevre sancaklardaki bu zengin yapının en özgün damarlarından biri tasavvuftur. Ancak bölgedeki tasavvufi hayat, medrese eğitiminden kopuk müstakil yapılardan ziyade, genellikle medrese ile tekkenin bizzat aynı çatı altında birleştiği bütüncül bir gelenek halinde yürütülmüştür. Özellikle Nakşibendiyye'nin Halidîyye koluna mensup pek çok halife-şeyh, Harput havzasının dört bir yanındaki medreselerde müderrislik ve şeyhlik yaparak medrese ve tekke kurumunu mezcetmiştir. Mevlâna Halid-i Bağdadî (v. 1827) ve halifelerinde (Şeyh Ali Sebtî, Şeyh Halid-i Cezeri vs.) tecessüm eden bu "müderris-şeyh" profili, zahirî ilimler ile batınî ilmin birlikte neşvünema bulmasını sağlamıştır.

Bu köklü gelenek doğrultusunda tasavvuf, zikir ve merasimin ötesinde; kişinin Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etmesini öğütleyen "ihsan" bilinciyle, Allah ve Resulü'nün ahlakıyla ahlaklanmayı, nefsi terbiye edip hayatı yüksek bir sorumlulukla yaşamayı amaçlayan bir yol olmuştur. Fethi Ahmet Baba Tekkesi, Hacı İmam Efendi Tekkesi, Nazır Baba Zaviyesi, Şeyhü'l-Kâinat Zaviyesi, Şeyh Şerafeddin Zaviyesi, Mansuriye Zaviyesi, Meydan Tekkesi, Dâru'l-Hazen Tekkesi ve İblaşiyye Medresesi Harput'un manevî kimliğini inşa eden mekanlardandır.

Harput'un büyüklüğünü gösteren en önemli unsurlardan biri de yetiştirdiği şahsiyetlerdir. Bölgenin farklı yerlerinde doğmuş ve yetişmiş isimler arasında müderrisler, müftüler, kadılar, hattatlar, hafızlar, şeyhler, müellifler, şairler, vaizler, huzur hocaları ve mutasavvıflar vardır. Huzur Dersleri, Osmanlı payitahtında 1759'dan 1924'e kadar Ramazan aylarında padişah huzurunda yapılan tefsir dersleridir. Bu derslerde devrin tanınmış âlimleri mukarrir olarak ders verir, diğer âlimler ise muhatap olarak tartışmalara katılırdı. Bu derslere tespit edilebildiği kadarıyla 16 Harputlu âlim katılmıştır. Harputlu Abdurrahman Efendi'nin (v. 1851) 1813-1851 yılları arasında yaklaşık 38 yıl Huzur Derslerine katılmış olmasının yanı sıra Sultan II. Mahmud'un hocası olması dikkat çekicidir. Harputlu İshak Efendi (v. 1892), Yusuf Harputî (v. 1908) ve Abdullatif Harputî (v. 1916) gibi âlimler, İstanbul'a giderek ilmi birikimlerini Osmanlı entelektüel dünyasının hizmetine sunmuş ve dönemin üst düzey ulema zümresi arasında yer almışlardır. Bu durum, Harput'un içe kapalı "yerel bir muhit" olmaktan ziyade, Osmanlı ilim ve kültür dünyasıyla doğrudan bütünleşen ve merkezi ağları besleyen bir havza olduğunu göstermektedir.

1867'de Sultan Abdülaziz'in şehrin imarına olan katkılarına atfen "Ma'muratü'l-Aziz" adı verilen Harput, 1877'de vilayet statüsü kazanmıştır. Bu resmî isim halk arasında zamanla kısaltılarak "Elaziz" şeklinde kullanılmıştır. Zamanla evrilerek "Elazığ" halini almıştır.

Sonuç olarak, Harput Havzası tarih boyunca yalnızca siyasî mücadelelerin ve idari sınırların şekillendiği coğrafi bir alan değil; İslam kültürüyle yoğrulduktan sonra kendi özgün kimliğini inşa etmiş köklü bir ilim ve irfan merkezidir. Bu havzanın en belirgin ve ayırt edici niteliği; zahirî ve batınî ilimleri, yani akıl ile kalbi birbirinden asla ayırmamış olmasıdır. Medrese ile tekkenin, müderris ile şeyhin, hadis ile ahlakın, eğitim ile irşadın aynı çatıda ve bizzat "müderris-şeyh" profilinde tecessüm ettiği bu bütüncül gelenek; bilgiyi ahlakla, ibadeti ihlasla, manevî olgunluğu ise toplumsal dayanışmayla taçlandırmıştır.

Bugünün Elazığ'ı, asırlar boyunca ilmin öğretildiği, dervişlerin toplumu toparladığı ve maneviyatın gündelik hayatı kuşattığı bu tarihî ve köklü mirasın doğrudan varisidir. Dolayısıyla günümüz Elazığ'ının şehir kültürü ve toplumsal hafızası, Harput'un bu muazzam ilim ve irfan köklerinden bağımsız anlaşılamaz. Bu doğrultuda ortaya konan "Doğuş Elazığ" programı, kuru bir tarih anlatısının veya geçmişe duyulan nostaljik bir özlemin çok ötesindedir. Doğuş Elazığ; Harput'un asırlar önce ilim, irfan ve ahlak üzerine kurduğu o sarsılmaz manevi diriliş çizgisini bugünün modern dünyasında yeniden ihya etme çabasıdır. Nihayetinde Doğuş Elazığ; bu toprakların derin hafızasını, sinelerdeki duasını, kadim ilmî ve ahlakî mirasını bugünün insanıyla, özellikle de gelecek nesillerle yeniden buluşturma yolunda samimi, dinamik ve asil bir davettir.